Posts Tagged ‘data management’

“Gerçek keşif, yeni topraklar bulmakla değil, yeni gözlerle bakmakla ilgilidir.” Marcel Proust

Bütün keşifler gibi Self Service BI, Agile, DevOps gibi yaklaşımların da bir pain point’ın çözümüne dair arayışta keşfedildiği aşikar. Mevcut koşulların, bizleri geçici çözümlere sevk ettiği an-larda ortaya çıkan bu süreç iyileştirme arayışlarını birer koltuk değneği olarak görmek lazım. Gayemiz; düzgün yürümek olabilmeli, koltuk değneği ile yürüyebilmek değil zannımca.

Photo by Jason Row on Unsplash

İşyapma davranışlarında, işbirliğinden ziyade bireysel başarıların ya da kendi ekibinin ihtiyacını önceliklendiren davranış biçimi; iş modellerini dönüştürdüğü gibi, kullanılan araçların da dönüşmesine katkı sağladığını gözlemliyoruz. Kötü komşu ev sahibi yaptırır gibi, konvansiyonel raporlama araçlarından Self-Service BI ürünlerin dönüşümüne de bu şekilde geldiğimizi düşünüyorum. Daha iyi mi daha kötü mü olduğu tartışması şu anda yersiz keza benzer kısır döngünün yapay zekanın sonuçları itibariyle makina-insan karşılaştırmaları da devam ederken. Hedefimizin; mevcut koşulları idrak ederek gidilecek yön için, bunu daha iyi bir kazanıma dönüştürmek olmalıdır.

Blaming Game’in sebep olduğu -şimdi- ile yüzleşip bu durumdan nasıl kurtulup, nasıl dönüşeceğiz?

BT ekipleri ile İş birimi kullanıcıları arasında kurgulanan iş yapma biçimi “talep/analiz/geliştirme/test/revizyon/geliştirme…” döngüsü ile devam etmekte(idi). Ancak bu döngü günümüz çevikliğine ve beklenti anlayışına muhakkak ki ayak uyduramıyor. Her iki paydaşın da birbirilerinin oyun sahasına girmesi ve süreçleri hakkında fikir sahibi olması gereken dönemdeyiz. Dahası bu durumu, iktidar alanlarına müdahale olarak değil, çözümü iyileştirecek adımlar olarak değerlendirmek gerekiyor.

Bu bağlamda talebin değişmesineevrilmesine göz yumamayız. Bunun için sürekli aynı sorunlu döngüyü çalıştırıp, ürün ya da hizmeti rakiplerimizden daha hızlı pazarda buluşturmamız imkansız olacaktır.

IT — Business işbirliği ölüyor mu? Bu durumdan şirketler korkmalı mı, yoksa daha mı sahip çıkmalıyız?

İş yapış tarzımız kabuk değiştiriyor, öyle de olmalı zaten. Her iki taraf için de farklı disiplindeki branşların (sosyoloji, iktisat vs.) iş yapabildiğini ve bunun çok da verimli sonuçlar doğurduğuna şahit oluyoruz. IT’nin, çemberin dışında düşünmesi gereken süreçteyiz. IT ekiplerinin, veri yönetim ortamlarını servis edebilen bir rolde olduğunu düşünmesi gerekir, belki de daha katma değerli işler için kollarını sıvamalıdır. Aksi taktirde RPA veya yapay zekanın bizleri kenara itmek için zaman kolladığı muhakkak.

Korkulacak bir şey yok, mevcutta elimizden alınan bu saha dışında yeni oyun alanları var; risk yönetimi, yönetişim, veri kalitesi, anlamlandırılması ve veri güvenliği gibi…

Photo by Ross Findon on Unsplash

Veriye hızlı erişim ile neler kazanacağız ve nelerden vazgeçip neyi daha iyi yapacağız. Doğası gereği bir açık var mı?

Evet, hızlı olmanın doğasında hata yapmak var. Önlemlerimizi almamız gerekiyordu ki büyük kurumlar da dahil olmak üzere bu hızlı dönüşüme hazırlıksız yakalandılar. Teorik olan bir çok konuya göz ucuyla bakıp, trend olana odaklandık. (bkz. Agile dönüşümleri, iş senaryolarından yoksun yapay zeka çalışmaları, python güzellemeleri vs.) Şükür ki GDPR, IFRS gibi düzenlemeler kurumların süreçlerini ehlileştirmek ve anlaşılır kılmak için bir adım önden ilerliyor.

Self Service BI ile daha hızlı kararlar alabileceğiz belki ama bu sefer “hangi veri, hangi doğru” gibi metrikleri konuşacağız. Verinin tasniflendirilmesi,kalitesinin skorlanmasısahipliği ve sanallaştırılması gibi çözümlere daha çok ihtiyaç duyacağız. Bunu mevcuttan farklı iş modelleri ile çözüme kavuşturmak mümkün, ama bunlar için de kurum kültürüne uyumlu şekilde ilerlememiz gerekiyor. Bu yüzden her durumda IT-iş birimi işbirliği şart. Geçmişteki gibi data meselesine şahsi oyuncağı gibi sahiplenebilecek bir BT dünyasını olası görmüyorum.

Ekiplerimizi buna nasıl hazırlamalıyız?

Güvenlik çözümleri ve veri sahipliği kavramlarından azade tutarak konuyu şunu söyleyebilirim. Pazardaki rekabet avantajını kaybetmek istemiyorsak adapte olmaya mecburuz. 100 yıllık kurum ya da beynelmilel şirket olmamız sonucu değiştirmeyecek. Duvarlara post-it yapıştırmaktan daha fazlasına ihtiyacımız var gerçekten. Teknoloji odaklı düşünmeyi ikinci planda tutup, (vazgeçilmeli demiyorum) problemlere; süreci ve insanı merkeze alarak anlamamız gerekmektedir.

BT ve iş kolları olarak aynı gemideyiz” ideasını tam olarak hissedebileceğimiz ya da oyun dışı kalacağımız evredeyiz. İş birliğinin teşvik edildiği, çözüme yönelik adımların cesaretlendirildiği bir yapının olmazsa olmaz olduğu kanaatindeyim.

Geleneksel BI vs Self-Servis BI karşılaştırması doğru mudur?

Kesinlikle birbiri yerine geçebilecek çözümler değiller. Bu sebeple popüler tartışmaları da, yeni araçlardan yüksek beklentiyi de riskli buluyorum. Self Servis BI araçları; kurumda henüz raporlanmamış ve bu sebeple keşfedilmemiş bilgiyi yakalamak için dahi iyi bir çözüm olduğu aşikar. Öte yandan ölçeklenmesinin daha mümkün olduğu konvansiyonel raporlamanın kullanım oranı azalsa da ihtiyaca cevap vereceği muhakkak.

Verinin kontrol edilmesine veya modellenmesi artık gerek kalmadı mı?

Aslında eskisinden daha fazla ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Heterojen sistemlerden veriye erişimlerin artacağı, iş kullanıcılarının “hangi, nasıl, ne zaman” gibi soruları sıklıkla soracağı döneme gireceğiz. Bu hem performans sorununu daha da gündeme tutacakken ayrıca verinin “kimliksel” sorularını da ortaya çıkartacaktır. Data Lake gibi oluşumların ortaya çıkması bu gereksinimi de azaltmayacak üstelik. Verinin nasıl kullanılacağına, dahası hangi verinin kullanılacağı dair rehberliğe eskisinden daha çok ihtiyacımız olacaktır. Ve bütün bunlar için de mühendis olmaya gerek olmadığını düşünüyorum.

Sözlerimi tamamlarken, değişime direncin nafile olduğunu daha güzel anlatabileceğimi düşünmediğim İranlı yönetmen Abbas Kiarostami’nin güzel sözleri ile sonlandıracağım.

Her şey değişir, söz vermek bunu durduramaz. Kimse bir ağaçtan, bahar bitince çiçeklerini korumasını bekleyemez. Çünkü sonunda çiçekler meyveye dönüşür.

Hepimizin bir şekilde duyduğu meşhur “Kırık Cam Teorisi”…

Teori, ABD’li suç psikoloğu Philip Zimbardo’nun 1969’da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş.

Photo by Terra Evans on Unsplash

Yoksul Bronx ve nispeten daha iyi yaşam standartlara sahip Palo Alto bölgelerine konulan 1959 model bir arabanın (aynı şartlara sahip ve bagaj kaputunda açıklık var) başına gelenleri anlamaya çalışıyor. İlk sonuçlar tahmin edildiği üzere Bronx’daki araç sahipsiz olduğu çabuk algılandığından kısa zamanda yağmalanıp, içerisinde ne varsa parçalanıyor. Diğerindeki durum ise kocaman bir 0, araç aynı şekilde yerinde duruyor…

Demek ki diyor Zimbardo; fakir bölgeler suç eğilimine yatkınlığı varsayımıyla, hızlıca aracı parçalayabilirler. Ama esas sonuç bundan sonra ortaya çıkıyor. Palo Alto bölgesindeki aracın üzerine kalın çizikler atılıp, camları aralandığında süreç tam istediği gibi ortaya çıkıyor. İnsanoğlunun davranış biçimi eğitimli olup olmaması ile farklılık göstermiyor, sonuç her durumda arabanın yağmalandığını gösteriyor.

Teorinin uygulayacılarından 1994–2001 dönemi New York’un Belediye Başkanı Giuliani’nin “Suçlarla mücadeleyi nasıl başardın” sorusuna yanıtı oldukça merak uyandırıcı.

“Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırılsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar. Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri, bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.”


Teorinin bize gösterdiği en önemli nokta, meydana gelen bir olaya zamanında müdahale edilmezse, bir anlamda “göz ardı edilir/göz yumulursa”, kelebek etkisi yaratarak tetikleyici olaylar zincirine yol açabilmekte ve geriye dönüşü de çok geç olmaktadır. Bu düşünceden hareketle ekip oluşturma, veri yönetişimi ya da marka yönetimi (kriz yönetimini doğası gereği dahil etmedim) gibi spesifik süreçleri değerlendirdiğimizde, sebep hepsinde aynı cevaba çıkıyor: zamanında müdahale ve istenmeyen sonuç için örnek vakanın masanın üstünde olmasınagöz yummamak

Bu duruma, enformasyon yönetimi özelinde de incelediğimizde aynı sonuçlara ulaşıyoruz.

Hızlı olmak adına, eksik veriyle envanter girişi ile başlayan süreç, aynı içeriğe sahip bilginin farklı isimlendirmelerle hayat bulmasıyla ile devam ederken, yaşattığı zaman kaybı cabası, hatalı raporun manuel düzeltilmesi ve sonrasında bu katma değeri olmayan operasyonu yürüten personelin işinden ayrılması ile süslendiğinde aklımıza hep aynı sonucu düşürüyor: Acaba nerde yanlış yapıyoruz?

Tam da bu noktada, Cengiz Han’a atfedilen kelamı çok önemsiyorum. “Sakın bir çiviyi küçümseme. Bir çivi bir nalı, nal bir atı, at bir komutanı komutan bir orduyu, ordu koca bir ülkeyi kurtarır.”

Photo by Markus Spiske on Unsplash

Yani ilk taşın atılmış olması yeterli sadece…!

Sorunun çözümünü ararken, bunun hangi ekiplerin yada iş kollarının sorumluluğunda olduğunu aramak bizi yanlışa sevkeder, çünkü hepimiz aynı anda taşın altına elimizi sokmadan çözümün olmayacağı aşikar. Bu durum sadece BT profesyonellerinin, sahadaki satış ekiplerinin, danışmanların, dijital pazarlamanın, üst yönetimin ve hatta hukuk biriminin meselesi değil; dahası bütün bu çalışmanın eş zamanlı olması da gerçekten önemli.

Bu bağlamda, kurumların sahip olduğu verinin kalitesi, tutarlılığı, sahip olduğuyla hangi öngörüye ulaşabileceği kollektif bir çabanın sonucudur, ezcümle iyi ya da kötü fatura tüm paydaşlara aittir.

Bunu sadece bilgi yönetimi sorunsalı üzerinden ele almamızın; “kırık camdan içeri taş atmayıp yanından geçmeye” benzetiyorum. O zaman, elimizdeki kıymete kollektif çabayla ve t anından başlayarak adım atmamız gerekiyor.

 

17 Ağustos 2018